Bir Zorunlu Mesele Olarak: Aile Evinden Ayrılmak-Göçe Zorlanmak

Ani Nar LubunFanzin için yazdı.

Trans kadınların genellikle aile evinden ayrılmaları, akademide çalışma yaparken hep dikkatimi çeken bir husus olmuştu. Çünkü özellikle diğer LGBT+’lara göre, sayı oldukça yüksekti. Çünkü cinsiyet kimliği meselesi asla aklınızdan çıkmıyordu.

Her trans kadının bir ayrılma deneyimi ve bu deneyimin cinsiyet kimliği meselesinden doğduğu gerçeği gün yüzüne çıkmalıydı. Çünkü aile zaman zaman sistemden daha tehlikeli bir hal alabiliyor ve seni “yok etmek” üzere kodlanabilir bir yapı haline gelebiliyordu. Fakat mesele görünürde bir hareketlilikti, makro bir hareketlilik, yani “göç etmek”. Peki bu göç nasıldı? Neleri etkilemekteydi? Nelerle baş etmek zorundaydı trans kadınlar?

Göçlerin fiziksel olarak yaşam alanlarının kaybı gibi ve zihinsel olarak ait olunan toplumsal ve sosyokültürel yapılardan kopuşu gösterdiğini söyleyen Ulubay ve Önal (2022), ‘’göçle gelenin maruz kaldığı esas göç, fiziksel bir yer değiştirmeden bağımsız olarak, yabancılaşma ve kendi varoluşsal değerlerinden ayrışmadır’’ diye belirterek, ‘’Göç, fiziksel bir yer değiştirme mi, yoksa zihinsel olarak kendi edimlerinden ve özünden uzaklaşma mıdır?’’ sorusuna yanıt vermeye çalışmaktaydılar. Belki de bu soru trans kadınlar için sorulabilirdi ve alınan yanıt ise görece daha çok özgürleşme isteğinden kaynaklı, toplumsal ve sosyokültürel dinamiklerden uzaklaşma, heteroseksist baskıcı aile yapısından kaçma olarak yanıtlabilirdi. Öyleyse göç ile büyük kentlere yerleşen trans kadınların aynı zamanda yeni bir yer edinme ya da vurguladıkları özgürlük hissini yaşayabilmeleri için çeşitli mekânlara ihtiyaç duydukları söylenebilir. Nitekim Arendt’in (1994) de belirttiği gibi, kişilerin göç etmesi, kendilerini köksüz ya da yerlerini kaybetmiş bir şekilde hissetmelerine ve bu durum kimlik ve bağlılık duygusunun zayıflamasına neden olabilmekteydi. Dolayısıyla
Arendt’in (1994) ortaya koymaya çalıştığı ‘’yurtsuzluk’’ hissinin artmasını beraberinde getirebilirdi. Fakat konu trans kadınlar olunca, mesele özgürlüğe duyulan ihtiyaç ile başlamış bir makro hareketliliğin, göç edilen yerde kendin gibi olanın varlığıyla yeni bir yurt edinme olduğu şeklinde okunabilir. Çünkü kopmak istediği ve görece onu ‘’yurtsuz’’ hale getiren sosyokültürel yapılar, zaten içinde var olmak istemediği dinamikler şeklinde gözükebilmekteydi. Bu yüzden, bu durum, trans kadınlar için, kimlik ve bağlılık duygusunun zayıflaması değil, aslında var olmak istenen kültürü ve cinsiyet kimliğini yaşayabilme isteği şeklinde okunabilmekteydi. Bu istenen kültüre ve yaşayabilme arzusuna giden yolda trans kadınlar için, mekân araçsallaşmaktaydı.

Öyleyse trans kadınların göçe maruz bırakılması ve göç sonucundaki mekânsal tercihleri aslında “özgürleşme” meselesinden ötede bir yerde değildi. İdrak edilmesi gerekilen asıl mevzu ise kişilerin doğdukları evleri “her koşulda” terk etme istekleriydi. Unutmayınız: “Bir trans kadın kendini keşfettikten sonra o “devrimi” gerçekleştirmek için her yolun mübah olduğunu, çünkü o “devrimin” onu götüreceği tek noktanın “kimliğini” “özgürce” yaşayabileceği bir atmosfer olduğunu bilir.”. Daha nice devrimlere, daha nice “özgürce” yaşama!

Scroll to Top