Cezaevinde lubunya olmak üzerine konuşacaksak, önce şu soruyla başlamalıyız: Bir lubunya neden cezaevine girer? LGBTİ+ varoluşumuz yasal olarak açıkça yasaklanmamış gibi görünse de bu durum oldukça şüphelidir. Zira iktidar, LGBTİ+’lara yönelik baskılarını çoğu zaman keyfi biçimlerde uygulayabiliyor ve LGBTİ+’lara yönelik yaptırımlarını hukuki bir kılıfa uydurma gayesi bile gütmüyor. Yine de hâlâ yasalar nezdinde varoluşlarımızı tamamen suç sayabilmiş değiller. Bu durumda geriye iki temel neden kalıyor: adli ya da siyasi suçlamalar. Ve ne yazık ki, lubunyalar için her iki seçenek de kaçınılması çoğu zaman zor seçenekler.
Her gün, her alanda sadece LGBTİ+ kimliklerimiz yüzünden şiddetin birçok farklı boyutuyla karşı karşıya kalıyoruz. Korkunç bir baskı ve şiddet atmosferi hayatlarımızı sarmış durumda ve bu atmosferde kimliklerimizle var olamıyor; görünmez kılınıyor, bastırılıyor ve saklanmak zorunda bırakılıyoruz. Eğitim almak, çalışmak, barınmak gibi temel haklara ya hiç erişemiyoruz ya da eriştiğimizde bu alanlardan LGBTİ+ fobik baskılar nedeniyle dışlanıyoruz, uzaklaştırılıyoruz ve açıkça “olağan” hayatın dışına itiliyoruz.
Bu dışlanmışlık durumu bizleri çok sınırlı hayatta kalma yollarına mecbur bırakıyor. Çoğu zaman, geçimimizi sağlamak için elimizde kalan tek seçenek seks işçiliği oluyor. Ancak bu seçenek de bir suç olarak karşımıza çıkarılıyor. Yani iktidar, önce bize yaşam alanı tanımıyor, ardından da hayatta kalmak için seçmek zorunda kaldığımız yolları suç sayarak bizi bir kez daha cezalandırıyor. Bu koşullar altında bir lubunyanın adli bir suçlamayla karşı karşıya kalması kaçınılmaz hâle geliyor. Yine aynı şekilde bir lubunyanın iktidarın bu sistematik zulmüne karşı sessiz kalamaması, susmak zorunda bırakılan her lubunyanın sesini örgütlü bir şekilde yükseltmesi de kaçınılmazdır. Biz LGBTİ+ lar biliyoruz ki iktidar bizlere uyguladığı bu faşist pratikleri Kürtlere, kadınlara, işçilere ve ekolojiye karşı da yükseltmeye devam ediyor. LGBTİ+’ların, iktidarın ve sistemin ezdiği, sömürdüğü her kesimle dayanışması ve ortak düşmana karşı her zaman mücadelenin ön saflarında yer alması da bundandır.
19 Mart gününe kadar sadece son bir yıl içinde, iktidar ve yandaşları tarafından sayısız kere nefret söylemleriyle açıkça hedef gösterildik. “Aile Yılı” adı altında yürüttükleri ve kurumsallaştırdıkları, birçok şehirde düzenlenen imza kampanyalarıyla LGBTİ+ fobi sistematik bir biçimde halka yayılmaya çalışıldı. Aynı zamanda, LGBTİ+ varoluşlarımızı doğrudan hedef alan yasa taslakları Meclise sunularak, kimliklerimiz açıkça bir suç unsuru haline getirilmeye çalışıldı. 19 Mart günü de her toplumsal olayda olduğu gibi iktidarın karşısında halkın yanında lubunyalarla, bayraklarımızla alandaydık ve gökkuşağı bayrağıyla eylemlerde yer alan biri olarak, iktidarın bunca fobik politikaları arasında tutuklanmam çok da şaşırtıcı olmadı. Peki şartları halihazırda berbat olan cezaevleri bir lubunya için ne ifade ediyor?
Bir lubunya için kimliğinin ifşa edilme korkusu, daha gözaltı sürecinin en başında, nezarethanede başlar ve tutukluluk boyunca hiç bitmeden devam eder. Benim için de nezaret süreci hem fiziksel hem de psikolojik açıdan zordu. Nezarethanelerin kirli, havasız ortamı bir yana, polislerin sürekli taciz eden, küçümseyen ve işkenceye varan tavırları bu süreci daha da dayanılmaz hâle getiriyordu. Üstelik bir yandan da lubunya kimliğimin ifşa edilmesi korkusu hep sürüyordu. Tüm bu baskıya rağmen, birlikte gözaltına alındığımız diğer lubunyalarla aramızda kurduğumuz dayanışma bizi ayakta tuttu. Nezaretteyken her fırsatta birbirimizle iletişime geçmeye çalıştık. Beraber olduğumuzu bilmek, birbirimize tutunmak hepimize güç verdi.
Cezaevinde durum çok daha kötüydü benim için. Cezaevine geldiğim kişilerle birlikte siyasi tutsak olduğumuzu ve siyasi koğuşta kalmamız gerektiğini belirtmemize rağmen birer birer ayrıldık ve farklı adli koğuşlara yerleştirildik. Aslında bizleri tutuklayan hakimden, adli koğuşlara yerleştiren cezaevi müdürüne kadar herkes siyasi nedenlerden dolayı orada olduğumuzu biliyordu ve bizleri adli koğuşlara yerleştirmek onlar için bir yıldırma politikasıydı.
Cezaevleri aslında oradaki tutukluları topluma geri kazandırma amacı olan bir kurum olması gerekirken içeride böyle bir durum yoktu. Kapasitenin çok üzerinde, on dört kişilik koğuşlarda otuz beş kişi kalıyordu ve bu kalabalık oradaki sorunların temelini oluşturuyordu. Haklarımız olan hiçbir sosyalleşme alanı, etkinlik, spor alanı tanınmıyordu ve sağlığa erişim cezaevi tarafından engelleniyordu. Cezaevinin yarısından çoğu emeğinin karşılığını alamadığı ve asgari ücretle geçinemediği için illegal para kazanma arayışına giren mahkumlardan oluşuyordu ve birçoğunun ortak noktası uyuşturucuydu. Uyuşturucun açıkça devlet eliyle yoksul mahallelere bilinçli bir şekilde yayıldığı çok net anlaşılıyordu.
Bir lubunya olarak cezaevinin korkunç fiziki şartlarının yanında, LGBTİ+ kimliğimden ötürü her an risk altıdaydım. Cezaevi erkekliğin oldukça toksik ve kontrolcü şekilde kurulduğu bir yerdi ve okuduğum kitaptan, insanlarla iletişimime kadar her an tetikte olmam gerekiyordu. Kimliğimi ifşa ederim korkusu ve sürekli olmadığım biri gibi davranmak, 7/24 iğrenç, eril sohbetlere katlanmak beni otuz beş kişi içerisinde fiziki olmayan bir tecrite sokmuştu resmen. Cezaevi koşullarında beni en çok yoran ve yıpratan şeydi kendin olamamak ve saklanmak zorunda kalmak. Tüm bunlara rağmen, tıpkı nezarette olduğu gibi, beni ayakta tutan şey yine lubunya dayanışmasıydı. Cezaevindeyken beni yalnız bırakmayan, her fırsatta avukat görüşüne gelen lubunya avukatlar, dışarıda örülen lubunya dayanışması içeride yalnız olmadığımı hissettirdi bana.
Cezaevi bana bir kez daha örgütlü mücadelenin ve LGBTİ+ dayanışmasının kıymetini göstermiş oldu. Biz LGBTİ+’lar iktidarın yürüttüğü nefret dolu politikalara ve her alandan bizlere yönelttiği fobik baskılara karşı onurlu duruşumuzu ve mücadelemizi cezaevi de dahil her koşulda sürdürüyoruz, sürdürmeye de devam edeceğiz.
