YÜKSELEN SAĞ VE LGBTİ+FOBİ

Patriyarkal kapitalizmin krizleri, beraberinde sağın da güçlenmesine sebep oluyor. Yoğun göç dalgaları, doğa talanı, mülksüzleşme… kapitalizmin yarattığı krizlerle dolu olan bu olağanüstü yönetimleri sürdürebilmek; ancak olağanüstü liderlerle, faşizmle mümkün kılınabiliyor. Kapitalizm; bir süreç olarak, seçimlerle dahi değiştirilemeyen bir faşizmi yavaş yavaş inşa ediyor. Birçok ülkede kaotik durum adeta süreklileşmiş durumda. Toplumun beli kesimlerine ceza keserek kendini var edebilen bu sistem; göçmenlere, ezilen halklara, kadınlara ve tabii ki LGBTİ+’lara yönelik aşırı nefreti pompalıyor. Bu baskıların karşısında kendini var etmeye çalışan halk hareketleri ise kendi varlığını sürdürmekle beraber, faşizmin yükselmesinden farklı ölçütlerde etkileniyorlar. LGBTİ+ hareketinin, özellikle Gezi Direnişi sonrası güçlenmesi ve LGBTİ+’ların görünürlük kazanması ile iktidar da LGBTİ+fobi içeren politikalara daha çok ağırlık verdi. Neticede karşılarında bir tehdit oluşmaya başlamıştı.

Uzunca yıllar sonra, müdahale edilen ilk Onur Yürüyüşü olan ve “Receple Şaban’ın aşkına Ramazan engel olamaz” döviziyle de hatırlayacağımız 2015 İstanbul Onur Yürüyüşü oldu. Yürüyüşe müdahale edilmesine Ramazan ayı olması sebep gösterilirken, daha sonrasında müdahale edilmeyen bir Onur Yürüyüşü yapılamadı. 2019’da Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması ile birlikte LGBTİ+’lara karşı nefret artmaya devam etti. Sözleşme metninde “eşcinsellik” vurgusu yapılıyor olması, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak için bir sebep haline getirildi.

2023’e gelirken, seçim atmosferiyle de tüm siyasilerin dillerinde olan tek bir kitle vardı: LGBTİ+’lar. Kimin “daha LGBT’ci” olduğunun yarışını yapan düzen partileri, seçim sürecinde politikalarının büyük bir kısmını LGBTİ+fobi üzerine oturttu. Süleyman Soylu’nun “LGBT’ciler başa gelecek” söyleminin karşısında, Mansur Yavaş’ın “Asıl siz LGBT’cisiniz” konuşması; Yeniden Refah Partisi’nin “LGBT derneklerini kapatacağız” vaadi… Seçim süreci, Türkiye LGBTİ+ hareketinde bir dönüm noktası haline geldi. Bu durum tabii ki 2023 genel seçimleriyle sınırlı kalmadı, 2024 yerel seçimler sürecindeyken hala Yeniden Refah Partisi’nin “Ahlak Yoksa LGBT Vardır” sloganı, seçim kampanyalarının büyük bir kısmını oluşturuyor.

Tüm bu nefret politikaları elbette tesadüfi değil. Bu nefret politikalarını kişilerin bireysel nefretleri olarak yorumlamak bizleri yanlış tahlillere sürükler. Krizler sarmalındayken muhafazakarlıkla alakası olmayan ve sadece birer dikkat dağıtma metodu olarak fazlasıyla bilinçli kullanılan LGBTİ+fobik politikalar; sistemin asıl derdini bizlere gösteriyor.

Patriyarkal kapitalist rejim her gün farklı bir krizle karşımıza çıkarken, bu rejimi devam ettirmenin yolu faşizan politikalardan geçiyor. Bu sisteme karşı sesini çıkarmaya çalışan herkesi susturuyor sistem. Bununla beraber ülkede her gün işlerinden olan ve haklarını alamayan işçiler, evlerine yiyecek dahi götüremeyen emekçiler, geçimsizlik derdinden okullarını bırakan üniversiteli gençler, rant uğruna açılan altın madeninin göçüğünde kalan madem işçileri, katledilen ormanlar varken; LGBTİ+ fobiyle dolu suni gündemler yaratılarak asıl konuşulması gerekilenlerin konuşulması engelleniyor. Halkın bu sistem ve iktidara öfkelenmek yerine
LGBTİ+lar ve diğer azınlıkları konuşması amaçlanıyor. Haber başlıklarında “Akbelen’de Katliam!” yerine “Ahlaksız LGBT’ler” kendine yer buluyor.

LGBTİ+ ve feminist hareket, bu çürümüş sistemin devamlılığını garanti altına alan ve kurguladıkları hetero-patriyarkal kapitalist toplumun en küçük yapı taşı olan “aile” kavramını sarsıntıya uğratıyor. Egemenlerin istediği aile kurgulamasını oluşturmayacak olan feministler ve LGBTİ+’ları, tehlike olarak görüyorlar. LGBTİ+’ları “bir avuç marjinal” olarak yaftalamak, LGBTİ+’ların bu toplumun bir parçası olduğunu unutturuyor ve temel insan haklarının “toplum (!) yararına” askıya alınabileceği algısını yaratıyor.

Bu sistemin tek amacı ne olursa olsun kendini var edebilmek. Bu amaç uğruna gerekli her politikayı uygulayacak olan iktidarların LGBTİ+fobik söylemlerinin bizi şaşırtmaması gerekir. Günümüz krizlerinin büyüklüğünün üstünü kapatmak LGBTİ+, kadın, Kürt, Alevi, göçmen, emekçi düşmanlığıyla; kendinden olmayan herkesi dışlamak ve adeta bir “ulus krizine” yol açarak mümkün olabiliyor. Bununla beraber belli kesimlere “daha az değerli insan” muamelesi yaparak ucuz iş gücü imkanı yaratılıyor. Kaybeden din, dil, ırk, etnisite fark etmeksizin her şekilde emekçi halk oluyor. Bu nedenle kimlikçiliğe sıkışmadan her türlü şiddet ve nefrete karşı mücadele edilmeli. LGBTİ+’lar içinse, baskılar arttıkça LGBTİ+ özgürlük mücadelesinin büyümekte zorlandığı bir durumla karşı karşıyayız. Bu durum LGBTİ+’lar önderliğinde tüm kesimlerce mücadeleyi büyüterek aşılmalı. Sıra toplumun tüm kesimlerine gelmeden “LGBTİ+fobiye dur” denilmeli ve faşizmin önü kesilmeli. Aksi halde halk güçleri olarak “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz!” sloganını boşa çıkarmış, kurtuluş mücadelemize eksikli devam etmiş olacağız.

Scroll to Top