Buğra Kaplan LubunFanzin için yazdı
Mülteci lubunyalar, “ötekinin ötekisinin ötekisi” olarak ayrımcılığın en uç noktasında hayatta kalmaya çalışıyor. Hem mülteci hem de LGBTİ+ kimliği taşımaları, onları yalnızca genel toplumdan değil, mülteci toplulukları içinde de ayrımcılığa maruz bırakıyor. Bu durum, kimlikleri üzerinden sürekli damgalanmalarına, dışlanmalarına ve temel haklara erişimlerinin kısıtlanmasına neden oluyor.
Küresel kapitalizm, eşitsizliklerin temel kaynağı olarak savaşları, ekonomik krizleri ve otoriterleştirmeyi besleyen bir sistem yaratıyor. Bu sistemin en görünür mağdurlarından biri olan mülteci lubunyalar, hem sınıfsal hem de kimliksel olarak ayrımcılığın en sert biçimleriyle karşılaşıyor. Kapitalizm ve neoliberal devlet politikaları, mültecileri ekonomik çıkarların bir parçası olarak değerlendirirken, LGBTİ+’ları sistematik olarak kriminalize ediyor, hak taleplerini ise bilinçli bir şekilde görünmez hale getiriyor.
Mülteci lubunyaların en büyük sorunlarından biri; kimliksizlik. Geçici ya da uluslararası koruma statüsü olmadan yaşayan kişiler, sağlık hizmetlerinden eğitime, istihdamdan barınmaya kadar birçok haktan mahrum bırakılıyor. Özellikle HIV ile yaşayan mülteci lubunyalar için bu durum hayati bir tehdit oluşturuyor; çünkü kimliksiz olmak, tedaviye ve ilaca erişimlerini imkânsız hale getiriyor. Çalışma izinlerinin olmaması ise onları ekonomik olarak daha da savunmasız kılarak güvencesiz
işlerde çalışmaya veya şehirlerin en izole ve yoksul bölgelerine itilerek gettolarda yaşamaya zorluyor.
Geçtiğimiz aylarda İzmir’de mülteci trans kadın arkadaşlarımızın yaşadığı trajik olaylar, bu güvencesizlik durumunu açıkça gözler önüne seriyor. Irkçı ve transfobik saldırılara maruz kalan arkadaşlarımız, yaşadıkları mahallede evlerinin taşlanmasıyla başlayan bir dizi nefret suçuyla yüz yüze kaldılar.
Göç İdareleri tarafından kimlik süreçlerinin bilinçli olarak zorlaştırılması, devletin bu politikalara nasıl katkı sunduğunun bir başka göstergesi. Mültecilerin kimlik süreçlerinde karşılaştıkları bürokratik engeller, onları düzensiz göçe ve kayıt dışı çalışmaya zorluyor. Türkiye’nin Avrupa tarafından “güvenli ülke” olarak kabul edilmesi ise mülteci LGBTİ+’ların iltica haklarını neredeyse imkânsız hale getiriyor. Oysa Türkiye, lubunyalar için sistematik şiddetin ve ayrımcılığın en yoğun olduğu
ülkelerden biri. Adana’da HIV statüsü ifşa edildikten sonra ülkesine geri gönderilen ve ardından katledilen Suriyeli trans kadın M.E.’nin yaşadıkları, bu gerçeğin kanıtı niteliğinde. Türkiye’deki otoriterleşme ve kapitalist sistemin işleyişi, uluslararası hukukun “geri göndermeme ilkesi” ile çelişen uygulamalar üretmeye devam ediyor.
Ancak mülteci lubunyalar, tüm bu baskılara rağmen dayanışmayla ayakta kalmaya devam ediyor. Toplumsal destekten yoksun bırakılmış olsalar da bireysel ve kolektif mücadeleleriyle varlıklarını sürdürüyorlar. Dayanışma ağları, bu bireyler için yalnızca bir umut değil, aynı zamanda hayatta kalmanın ve direnişi büyütmenin bir yolu. Lubunyalar, varoluşlarıyla hem kapitalizmin hem de otoriter rejimlerin yarattığı eşitsizliklere direniyor. Çünkü lubunya olmak, yalnızca bir kimlik değil, aynı
zamanda yaşamı savunmanın ve direnişi büyütmenin adıdır.
